Mimari yansımalarla yüklü heykelsi takıların yaratıcısı Sabrina Fresko ile aile yadigarı antikaların karakterize ettiği evinde ve sahibi olduğu Simya Galeri’sinde buluştuk.
Sabrîna Fresko özel bir insan. Yüzüne yansıyan mutlulukla karışık huzur, yaptığı işi aşkla yapanlarda gördüğümüz türden bir enerji yüklü. Mimarlık eğitiminin ardından uzun yıllar mimarlık ve iç mekan tasarımcılığı yapan Fresko, hayatının bir yerinde hep ilgi alanı içinde olduğu takıyla kesişmiş. Mimari, heykel, edebiyat, mitoloji ve daha fazlasını yansıttığı tasarımları bu kesişmenin ürünleri. Ortaköy sırtlarındaki evi de, kendinin ilk izlenimi gibi zarif ve sade. Aile yadigarlarının hayat verdiği salon, çalışma ve yemek bölümüyle yaşayan, sıcak bir yaşam alanı. Girer girmez siyah parlak cilası ve çiçek motifleriyle dikkat çeken masa, Napolyon III. Dönemine ait özel bir parça. Fresco’nun çok severek aldığı bu masa, aileden gelmeyen yegane parça aynı zamanda. Masanın arkasında koyu vişne rengine boyanmış duvar üzerindeki kitaplık, ev sahibinin kendi tasarımı. Hemen diğer köşede Bidermeier iskemlesiyle Fransız Grange çalışma masası yer alıyor. Masanın üzerindeki siyah lamba Art Deco. Yeşil kadife kaplı tekli koltuklar Viktoryen Dönemi yansıtıyor. Krem rengi ana oturma grubu ortasında camlı bir sehpada Fresko’nun tasarımlarını görüyoruz. İstanbul’un en eski Levanten ustalarından Andre Teis imzalı An Nouveau ayna ise, evin en özel parçalarından biri. Duvarlardaki resimler ise ev sahibinin İsviçreli ressam arkadaşı Serge Krezchmar’a ait.
Takı tasarımına nasıl başladınız?
Saint Michel lisesini bitirdikten sonra Paris UP7 Beaux Arts’da mimari okudum. İstanbul’a döndüğüm zaman aklımda ütopik projeler uçuşuyordu, iç mimari tasarımlarımda bu projeleri gerçekleştirebildim. Heykel hep ilgilendiğim bir konuydu, takı anlamında gümüş heykeller yaparak başladım aslında… Bu heykeller gittikçe büyüyor ve bir heykel sergisine doğru gidiyorum sanırım. Bronzdan 30 cm boyunda, Assos taşından 1.50 boyun dalar. Milo Venüsü. Paris’in Seçimi, Afrodit, Hera ve Athena yorumları… Bazıları geometrik hatta soyut heykeller.
Bir hikayeyi, romanı takıya nasıl yansıtıyorsunuz?
“Nelerden etkileniyorsunuz?” sorusu bana hep etkilere ne kadar açık olduğumu hatırlatır… Evet edebiyattan, müzikten, felsefeden, doğadan her şeyden etkilenip formlar dünyasına yansıtabiliyorum, bahsettiğiniz Nadine Godimerin “Ayartma” romanından esinlenerek gerçekleştirdiğim bir kızın çölde huzuru, hatta hayatı bulmasının takısıdır, çok yalın bir formda çöl ve kadını gümüşe yansıttım.
Yaşayan bir evin olmazsa olmazları nedir?
Ev, çalışma alanı düzgün, net ve temiz olmalıdır bence. Netlik, yalınlık hayatımda öne çıkan kavramlar. Rahat, huzurlu ortamları severim, yıllarca iç mimari çalışmaları yaptım ve evimde hep sakin bir ortam yaratmaya çalıştım. Aradığım his huzurdu, bu hissi evimde ve Simya Galeri’de yarattığım anlayışta başardığımı düşünüyorum. Çığırtkan bir tek unsur yok. Denge, yerleşimin ve hayatın en önemli öğesi.
Takılarınızda mimari etkiyi bulmak mümkün. Onlara “takılabilir heykeller” diyorsunuz…
Takılabilir heykellerimi üç ayrı teknik ve form anlayışıyla tasarlıyorum: Mimari etkilerle oluşan, geometrik, çoğalmalar, sonsuzluk, ölçek farkları temalarını işleyen çağdaş mücevher ve heykeller; çağdaş heykel anlayışı ile yorumladığım çoğunlukla kadın, tanrıça konusunu yorumladığım heykeller ve melalde dokuma teknikleri. Bu teknikleri Arline Fisch ile Floransa’da gerçekleştirdiği bir workshop’ta öğrendim. 1000 ayar gümüş tellerin veya şeritlerin örülmesi, birbirine kenetlenmesi ile oluşturduğum kolyeler bunlar.


















